Fotoğraf: Cemil Aliyev
Yaz müzikle dopdolu geçiyor. Uzun zaman sonra ilk kez kendimi kendi zihninim içinde evimde hissediyorum. Uzun zaman sonra ilk kez hiçbir yere yetişmeye çalışmıyorum. İstanbul-Bodrum arası mekik dokurken, bir salyangoz gibi evimi sırtımda taşıyor ve yavaşlığın tadını çıkarıyorum.
“Evrenin bir kıvrımında, Whitman’ın olduğu yerde”yim. Bu sihirli sözcüklerin sahibi Allen Ginsberg’i okuyorum baştan sona. Palmiyeler’in yeni albümünü dinliyorum. Bu albüm beni Beyoğlu, üzüntü ve muz likörü günlerine, evrende küçücük bir toz zerresi olduğumu ilk fark ettiğim dönemlere ışınlıyor.
1997 yazındayım. 14 yaşındayım. Renk değiştiren bir yüzük takıyorum ve yüzüğüm hep mavi. Yaz günleri tatlı bir uyuşukluk içinde geçiyor. Önemi yok artık bir zamanlar önemsediğim şeylerin. Gelecek belirsiz, gelecek yok… ve ben yarı sarhoş, hiçbir şey olmak zorunda değilim kendimden başka.
Albümü dinlerken, grubun davulcusu Yağız İpek’e onları ne kadar sevdiğimden söz ediyorum ve aynı anda da, Mertcan Mertbilek’e bu albüm hakkında sormak istediğim bazı şeyler olduğunu fark ediyorum. Yağız beni Mert’le tanıştırıyor ve ona sorularımı iletiyorum.
Bu arada geçenlerde Mert’in kasetini de aldım ve minik kaset çalarımda üst üste dinledim. Evet, bu aralar kaset de satın alıyorum. Sanırım gerçekten 1997 yazındayız ve ben zaman zaman tişörtlerini çengelli iğnelerle süsleyen o yeşil saçlı kıza dönüşüyorum. Keşke Palmiyeler o zamanlar var olsaydı, diyorum…
Neyse ki onların da tıpkı benim gibi hissettiklerini biliyorum!
Merhaba! Yeni albümü çok sevdim. Denizi seyrederken ve “hayat, evren ve her şey” hakkında düşünürken çok güzel gidiyor… Siz onu yazarken nasıl bir ruh halindeydiniz, hayatınızın hangi evresindeydiniz?
Çok teşekkür ederim! Sürekli değişimler yaşanan bir dönemin kaydı oldu bu. İlk kez farklı bir prodüktörle ve yeni müzisyenlerle çalıştım. Ayrıca VI uzun süre sonra çıkan ilk Palmiyeler albümü olması açısından da beni süreç boyunca çok heyecanlandırdı.
Her şeyin yavaşladığı bir dönem bu sanki, tıpkı Akrep ve Yelkovan şarkısında dediğiniz gibi… Siz de salyangoz olma sanatında ustalaşmış gibi görünüyorsunuz bana. Hayat bizi hep daha hızlı ve daha meşgul olmaya iterken, bir başkaldırı olabilir mi yavaşlamak sizce?
Salyangoz olma sanatı benzetmesini çok sevdim. Hatta hiçbir şey yapmama sanatını da geliştirebilmek isterdim. Salyangoz olma fikri bana doğayla uyum içinde olabilmeyi çağrıştırıyor. Bir başkaldırıdan çok, günümüzde insan gibi kalabilmeye çalışmanın bir yolu olabilir.
Çok tüketilen ve sürekli hızlanan bir hayatta yakın gelecekte bir yavaşlama pek mümkün görünmüyor. Bu yüzden kendi içine dönmek her zamankinden daha önemli hale gelmiş olabilir. Hem kişi için hem de çevresi için çok iyi bir şey olabilir bu salyangoz olma hali. Belki salyangozlar pasif direniş yapabilirler, muhtemelen daha etkili olurlar.
İlk görüşte aşka inanıyor musunuz gerçekten? Duydum Ki Yokmuş Sana Benzeyen tam bir “ilk görüşte aşk” şarkısı çünkü… ve benim için de “ilk dinleyişte aşk” oldu bu. Aynı zamanda çok sevdiğim Derine’yi hatırlattı bana ama bu ayrı bir konu. Kısacası, âşıkken dinlemesi çok zevkli bu şarkıyı. Ama zaten her şey âşıkken daha zevkli değil mi?
İnanmıyor değilim ama ilk görüşte âşık olduğumuz şeyin karşımızdaki insan değil içimizde uyanan heyecan ve o kişiye karşı duyulan merak olduğunu düşünüyorum. Öbür türlü biraz fazla iddialı bir duygu ilk görüşte aşk, daha çok anlık bir heyecan.
Duydum Ki Yokmuş Sana Benzeyen de o çekim hissiyle ilgili. Şarkılarda kullanmak için güzel bir konu. Bu yüzden yıllardır hem Palmiyeler albümlerinde ilk görüşte aşk sık sık kullanılan bir tema oldu. Gel Yanıma ya da Karbeyaz gibişarkıların da çıkış noktası da tam olarak bu duygu diyebiliriz.
Ben tek bir şeyle tanımlayacak olsaydım, yeni albümü “romantik-tropik” olarak tanımlardım. Bu tanıma en çok uyan şarkınız da Çiçeği Burnunda olmuş bence. “Gör beni sevgiyle, sar beni neşeyle,” derken, aslında dünya barışının anahtarını da veriyorsunuz belki de! Ve “her şeyden uzakta, yeni bir yıldız doğdu,” sözü, bir aşkın başlangıcının en tatlı tariflerinden biri olabilir! Ne de olsa hepimiz yıldız tozundan yapıldık, öyle değil mi? Peki, sizin geldiğiniz yıldız neresi?
Benimki bir beyaz cüce olabilir. Aslında Çiçeği Burnunda benim kafamda aşkla değil, kozmik sevgi ile ilgili bir şarkı. Garip bir şekilde albümde bana geçmişi değil de geleceği çağrıştıran tek şarkı da o.
Kayıp Resim, Fiziksel Dünya ve diğer şarkılar hep geçmişi anlatırken Çiçeği Burnunda daha zamansız bir yerde duruyor. Hatta albümün en spiritüel şarkısı olabilir. Şarkıdaki “Her şeyden çok uzaklarda yepyeni bir yıldız doğdu” dizesi de bana 2001: A Space Odyssey filminin sonundaki yıldız bebeği çağrıştırıyor. İlk yazdığım günden beri şarkıyı çalarken o sözlerde aklıma sürekli o sahne geliyor. Harenin içinde süzülen bebek görseli.
Kayıp Resim’i dinlerken 1997 yazında girip çıktığım Beyoğlu pasajları, platonik aşklar, gümüş yunus kolyeleri, çizgili tişörtler, kaykaycı çocuklar ve Güzel Marmara şişelerinin yeşil pırıltısı doluştu zihnime. Geçmişten besleniyor musunuz siz de, yoksa geleceğe dönmeyi mi tercih ediyorsunuz yüzünüzü?
Bence de eski yazların öyle garip bir özelliği var, üzerinden ne kadar zaman geçerse geçsin akılda hep biraz nostaljik bir iz bırakıyor. Gerçi bu yaz henüz bitmedi ama o da öyle, yani mevsimin mayıştırıcı havasından dolayı hem mutlu hem bunaltıcı hissettiren duygu değişimleri yaşatan bir mevsim.
Kayıp Resim’in sözleri hüzünlü olsa da melodisi ve hissi pozitif. Belki de o nostaljik yaz duygusunu bu yüzden veriyor bu şarkı. İkisi de güzel, geçmiş ya da gelecek arasında bir tercih yapamam o yüzden sanırım, geçmişi özleyen biri değilim, sadece şarkıları oluştururken geçmiş anıları daha renkli ve daha görsel bir dille anlatmaya çalışıyorum, yoksa sürekli geçmişi anmak ya da giden günlere üzülmek gibi bir hissim hiç olmadı, gelecek daha eğlenceli geliyor, sanıyorum geleceği seçiyorum.
Fiziksel Dünya unutamamak üzerine, dokunaklı bir yas şarkısı… Kaybettiğimiz insanlar tam da onları kaybettiğimiz halleriyle zihnimizde yaşamaya devam ediyorlar bence. Bu şarkı kimin içindi, kaybettiğiniz o kişi sizde nasıl izler bıraktı yıllar içinde?
Nakaratın öyle hissettirmesini istemiştim, sanki birini kaybetmiş ya da hiç unutamamış gibi. Doğrudan öyle hissettiğim birisi yok hayatımda. Şarkıda geçen okul müdürü, okul koridorları, çengelli iğneler ve o garip okul anıları gerçek tabii, yani herkesin okul anıları kadar gerçek diyebiliriz.
Nakaratı biraz üzücü olsun istedim sadece, hayatımızdan çıkmış insanların ve onlarla birlikte zihnimizde kalan anı kırıntılarının üzerimizde bıraktığı hislerle ilgili, dediğin gibi onlar gittikleri halleriyle kalıyorlar ve o anılar da yavaşça silinmeye başlıyor.
Şarkıdaki kişi tabii ki bir sevgili de olabilir, bir arkadaş, ya da bir evcil hayvan, kim nasıl hissediyorsa. Bu arada konserlerde çalması çok eğlenceli bir şarkı, çalarken de hiç hüzünlü hissettirmiyor ama yine de nakaratta küçük bir duygulanma anı yaşıyorum.
Bazen lisenin hiç bitmediğini düşünüyorum. Arka sırada, dev Kurt Cobain hırkası içinde Alice In Chains dinleyen o kız gibi hissediyorum kendimi meslektaşlarımın ve yeni tanıştığım insanların arasında… Biliyor musunuz, müzikal olmasa da ruh olarak, 90’ların sonunda bizim okulda (İstanbul Erkek) ya da Robert’te, Üsküdar Amerikan’da filan çalan lise gruplarını hatırlatıyorsunuz bazen bana… Aynı tutku, aynı ruh! Siz lisede nasıldınız acaba?
Lise yıllarında İzmir’deydim. Güzel Sanatlar Lisesi’nde okuyordum. Resim yapmak dışında genelde arka sıralarda stencil’la etrafa “Kilink” yazmakla meşguldüm. Çizgi film bölümüne hazırlandığım için derslerle çok ilgilenmiyordum.
Akşamları şarkı yazmaya çalışıyordum, hafta sonları ise konser veriyorduk. Lisenin son iki yılında üniversiteye hazırlanmak dışında kayıt ve konserlerle geçti. Kilink’le İzmir, İstanbul ve Ankara’da konserler veriyorduk.
Şimdi dönüp bakınca okulun hayatımdan çıkması dışında hayatımın çok da değişmediğini fark ediyorum. O zaman da sürekli stüdyoda, kayıtlarla, albümlerle ve görsel işlerle uğraşıyorduk, şimdi de aynı şeyi yapıyorum. Mekanlar ve şehirler değişip duruyor ama sanırım o ruh bende de pek değişmedi.
Yeni albümdeki şarkıları film izler gibi dinledim galiba. Film sahneleri gibi kurgulanmış şarkılar bunlar bana kalırsa… Ya da rüya sahneleri gibi. Sanatsal üretim sürecinizde, hangi filmler ve hangi yönetmenler (ya da hangi rüyalar) besledi sizi?
Şarkı sözü yazarken çoğunlukla geçmiş zaman kullandığım için olabilir, farkında olarak yaptığım bir şey olmuyor genelde ama sonuç biraz öyle duyuluyor sanırım. Film seçerken genelde eski filmlerden çıkamıyorum, yeni anlatım dilini sevdiğim filmler de var ama eski filmler gibi daha çok nefes alan, boşlukları olan filmleri tercih ediyorum.
Yönetmen olarak Peter Greenaway, Sergei Parajanov ve Akira Kurosava beni en çok etkileyenler oldu. Farkettiğim bir şey genelde sevdiğim yönetmenlerin ortak özelliğinin resim eğitimi almış olmaları ya da resim bilmeleri, hatta zaman zaman hikâyeyi belki de ikincil araç olarak kullandıklarını düşünüyorum. Filmler bu dili kullandıklarında bilinçaltına çok daha iyi giriyorlar.
Fellini’nin Sekiz Buçuk filmi de tam öyle, rüya ve gerçek iç içe geçmiş. Bergman filmleri de hep bir rüya havasına sahip, diyaloglardan ve görsellikten dolayı hep geçmişten kişisel bir anı hissini veriyor. Diyalogların basit olmasını da ayrıca çok seviyorum.
Rohmer filmlerinin diyalogları da öyle, filmleri baştan sona aynı ritim ve yumuşaklık ile devam ediyor. Hatta Rohmer’in renklerinden ve kullandığı doğal Akdeniz ışığından dolayı bazı filmlerinde bayağı bir Yeşilçam havası da var, o yüzden onun filmlerini de izlemesi rahatlatıcı ve eğlenceli buluyorum.
Bir Yaz Günü Evdeydim kalabalıklar içinde yalnız olmakla ilgili. Yaza özgü bir melankoliyle. Hayatın kıyısında, dünyanın dışında “bir yabancı” olmakla. Hayatım boyunca hissettiğim bir duyguyla. Çok sevdiğim As Tears Go By’ı hatırlattı bana ve kendimi buldum bu şarkıda… Bu şarkının bir hikâyesi var mı?
Sanki bu şarkıda kötü bir şey olmuş ya da olacakmış gibi bir his var. Konusu gerçek bir hikâyeye dayanmıyor, yazmaya çalışırken kafamda hep açık alanda, uçsuz bir manzarada bir ev ya da bir çeşit eski bir yapı hayal ediyordum, batan güneşin ışıkları camlarına yansıyor ve ev sanki yanıyor gibi görünüyordu.
O hissi vermesi için sözleri uzun süre tasarlamaya çalıştım, kaydederken bile sözleri hâlâ değiştirip duruyordum, tabii şarkı bittiğinde doğrudan bu dediklerim sözlerde yer almasa da hikâyesi kabaca sanırım bu manzarayı ve başına bir şeyler gelmiş bir kişiyi içeriyor. ‘Yürüyorken ateşe’ sözleri ise doğrudan bir Buffy The Vampire Slayer referansı.
Son olarak, Patti Kahve Yapıyor okurları için bu albümün yazım sürecinde tekrar tekrar dinlediğiniz şarkılardan mini bir çalma listesi yapar mısınız?
1- CCFX - The One To Wait
2- Good Morning - Country
3- Snail Mail - Light On Our Feet
4- Mull Of Kintyre - Wings
5- Britney Spears – Anticipating
Cevaplarınız için teşekkür ederim!




en sevdigim iki sey olan (substack ve palmiyeler) birlesince cok guzel bir yazı ortaya cıkmıs! betimlemeleriniz harika gercekten buyulendim okurken🥹🩷